Bir İnsanın Varlığı


Gelişim ve Dönüşüm / Salı, Temmuz 9th, 2019

Bir insanın varlığını yok saymak onu yokedebilir ama bir insanın yokluğunu yok saymak onu var edebilir mi?

Onunla tam 20 yıl önce Gümüşlük’te tanışmıştım. O zamanlar hayatının en parlak dönemini yaşıyordu. İşlettiği otel ve bar Gümüşlük kasabasının kalbi, evi de bir çok insanın uğrak yeriydi. Uzun boylu, yakışıklı ve kültürlüydü. Kasabaya gelen ilginç ve cazibeli kadınlar arasında onun karizmasına takılmayan kalmazdı. Lakabı kazanovaydı. Ağır ve vakur. Dış görünüşü heybetli ve isterse o kalın ve simsiyah kaşları ürkütücü olurdu. Bir de kızı vardı.

Hiç unutmuyorum. Onunla ne kadar geç tanışırsam o kadar iyi demiştim.

Aradan 20 yıl geçti. Şimdi onun yokluğunu yoksaymaya çalışıyorum. Ben 10 yıl önce Datça’ya yerleşince çok sevinmişti. Gümüşlük’ten beri birbirimizin izini hep sürdük. İstanbul’da ve benim son durağım olan Datça’da. Bütüm ailemle ve bu 20 yıl içinde hayatıma giren bütün sevgililierimle tanıştı. Herkes gider, ben kalırım derdi. İşte bana öyle bir dost olmuştu. Herkesin gittiği yer ve zamanda onun hep varolduğu bir dost.

Birgün Datça’da bendeydi. Ona sağlıklı yaşama konusunda okuması için eline birşeyler tutuşturmuştum. Bir süre sonra orada uyukaldı. Kendini iyi hissetmediğini söyledi. “Midem” dedi.

O günün onu eritip bitiren, hiçkimsenin adını ağzına almak istemediği o illet hastalığa yakalandığının habercisi olduğunu hiçbirimiz bilemedik.  Onu bir sonraki görüşümde öğrendim. Tedaviler başlamış.

Kimyasal müdaheleye tedavi dediğimiz noktadayız ve tek çözüm organizmaya kimyasallarla saldırmak ne yazık ki. Onu her gördüğümde bu savaşın izlerinin biraz daha arttığını gözlemledim. Ben sadece iyi misin? diye sorardım. O bana detaylı anlatırdı. Bir kaç kez kimyasallara alternatif bazı çözümler önerdim. Önerdim ama birçoğu işe yarar mıydı ben de bilmiyordum.

O artık Datça’ya gelemez oldu. Ben onu görmeye gitmeye devam ettim. En son gördüğümde boğazıma bir yumru oturdu, yüreğim kabardı, gözlerim buğulandı. O dağ gibi uzun boylu, geniş omuzlu cüsseli adam erimiş gitmişti. Hemen masadan kalktım. O kansere, ben de onu böyle görmeye dayanamıyordum.

Yine eskisi gibi eli kolu dolu gelsin mutfağı teslim alsın, güzel yemekler yapsın – çok güzel enginar yapardı- oturup sohbet edelim. Limanda dolaşalım. Yürüyüşlere çıkalım. Güzel anlarımıza yapışmıştım, onları bırakmak istemiyordum.

Onun yokluğunu yok saymak istiyordum.

Son görüşmeden sonra bir daha buluşamadık. Telefonda konuşmuştuk bir kaç sefer. Sadece kendimle uğraşabiliyorum hayatımda başka bir şeye ve kimseye yer kalmadı dedi. Sevgilisiyle ayrılmışlar. O gün içim sızladı.Sanki onun ölüm haberini onun ağzından almıştım. Uzun bir süre onu aramak için elim telefon gitmedi, gidemedi. Kabul edememek bu demekti belli ki. Uzun bir süre onun derdine deva olamamaktan dolayı acı veren bir çaresizlik içinde kıvrandım. Türlü analizler yapıp durumu kabullenmeye çalıştım. Sonuçta bu seçim onun ruhunun seçimiydi dedim. Bunu deneylemeyi seçmiş dedim. Onu dedim, bunu dedim. Olmadı. İçimden bir ses, ama biz bedenler aleminde yaşıyoruz, herşeyi bedenimizle deneylemeye geldik. Ruhun seçimini tam olarak algılayamıyoruz ki. Ya ruhun seçimine beden itiraz ederse? Ruh tekamül ederken beden acı çekerse?

Onun bedeni için benim ruhum acı çeker hale gelmişti. Aradan geçen zaman gittikçe uzadı. O her aklıma gelip, nasıl acaba? Dediğimde bir türlü elim telefona gitmedi. Sanki ölmüştü artık. Onun ki yavaş yavaş gelen ölümdü, taksit taksit ödüyordu canını.

Onu aramaktan korkuyordum. Birgün onu arayıp telefona kızının çıkıp “Babam öldü” demesini duymaktan korkuyordum. Bir gün bütün cesaretimi topladım. Onu arayacaktım. Yüreğim ağzımda atıyordu sanki. Ellerim telefonu kavradı, kulağım uzun uzun çalan seste öylesine bekledim. Açılmadı.

Kendimi kandırmaya devam ettim. Uyuyordur ya da kemoterapidedir. Meşguldür, açamamıştır.

Ancak o gün bir şey hissetmiştim. Çok derinde bir noktanın karardığını hissettim. Gitmişti sanki. Vedalaşamadan gitmişti.

Onu tanımış olmaktan ve hayatıma kattığı renk ve aromadan öyle mutluydum ki onu hep içimde ait olduğu o küçük odada saklayacak, anacaktım.

Onun yokluğunu yok saymak onu var etmeyecekti. Onun yokluğuna alışmalıydım. Kabul etmeliydim. Tüm bunlar zihnimden geçerken kalktım ve dışarı çıktım.

Onun bende kalan güzel izlenimleri ve anılarıyla sahilde yürüdüm uzun uzun. Vedalaşamadan giden misafirimi uğurluyordum.

Hem varlığın hem yokluğun bana rehber oldu arkadaşım, yolun açık olsun, yolun ışık olsun…

Datça, 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir