Zihnim ve Ben : Zihnimi Tanıyorum


Meditasyon / Cumartesi, Mart 2nd, 2019

“Siz zihniniz değilsiniz.”

Kendinizi zihninizle özdeşleştirdiğiniz zaman en büyük tuzağa düşmüş olursunuz. İşte Zihnim ve Ben seminerlerinin ilk ve en önemli önermesi.

Peki ben zihnim değilsem, neyim? Aklıma ilk gelen soru bu olmuştu, bu önermeyi yıllar önce Hindistan’da kaldığım aşramda Vedanta (Kadim Veda Yazıtlarının Son Bölümü) dersinde ilk duyduğum zaman. Aslında bu önermenin mesajını ilk kez, ondanda önce Vipassana (Gautama Buddha’nın aydınlanmasını sağlayan meditasyon tekniği) sessiz inzivasında almıştım. Oradaki yaklaşım zihnin dışına çıkıp zihni anlamaya çalışmaya ve sonrasında zihine hakim olmaya dayanıyor ki bu Vedantik felsefede de hedeflenen mutlu son.

Sonuçta hangi taraftan bakarsanız bakın, sorunsal aslında ben neyimden öte, zihin nedir ?  sorusunun araştırılmasıyla açıklığa kavuşabilir. Yani ne olmadıklarımızı anlayıp tespit ederek ne olduğumuzu anlamaya çalışmak. Bu yöntem hemen her zaman işe yaramıştır.

Zihine bakalım o zaman; Zihin normal akışı içinde seyrettiği zaman hiç durmadan çalışan bir dikiş makinası gibi işler. Molası yoktur ayrıca yavaşlamayı da bilmez. Budist rahipler zihni sürekli bir daldan bir dala zıplayan bir maymuna benzetirler. Her bir dalda ancak birkaç saniye durabilir. Zihin meraklı ve herşeyi çabuk tüketmeye meyilli doğası yüzünden maymuna benzetilir. Zira sürekli meşgul olmak ve yeni malzemelerle ilgilenmek ister aksi takdirde sıkılır ve bireyi içinde bulunduğu durumda – bu durum iş, okul ya da ev ortamı olabilir- huzursuz eder, onda doyumsuzluk duygusu uyandırır.

Zihnin bu oyunlarına yaşamında herkes farkında olsun olmasın alet olur. Çoğumuz bunun zihnin oyunu olduğunun bilincinde değilizdir. Kendi zihnimizle başa çıkacak donanımımız yoktur. İhtiyacımız olan nedir? ve bu donanımı nasıl sağlayacağız? bilemeyiz.

Bütün gün iş yerimizde içki, yemek, bilgisayar, ev ya da herhangi başka bir ürünü satmayla uğraşan zihnimizin, iş mesaimiz bitince çalışmayı kesip bu satışları yapmaya devam etme eğilimini nasıl durduracağız. Gündüz tamamlanmamış işlerimizi zihin çalışmaya devam ettiği için uykumuzda çözdüğümüzü ya da en azından çözmeye çalıştığımızı biliyor muyuz? Hani kendimize bir soru sorarak uykuya dalarız ve sabah uyandığımız zaman yanıtı bizimledir ya.

 Zihin yarım kalmış işi sevmez o yüzden onu bitirmek zorundadır. Mesai saati bitmiş, ofisten çıkmışsınız eve gelmişsiniz rahatlamak istiyorsunuz gibi ayrıntılarla uğraşmaz. O tek bildiği çalışma biçimi olan, tıkır tıkır aynı bir saat gibi çalışmaya devam eder, siz kendinizi kandırırsınız. O yüzden sabah uykudan dinlenmemiş kalkarsınız, hiçbir yerde hiçbir şekilde tam olarak gevşeyemezsiniz ve bu böyle ta ki artık bedeniniz bir yerden açık verip bir hastalığa tutuluncaya dek devam eder. Oysa hasta olan bedenimiz değil en baştan beri zihnimizdir ve sağlıklı olmayan işleyiş temposu yüzünden bedenimizi de hasta eder. Zihin (istemeden) gerçek dünyayla arasındaki bağı kuran tek köprü olan bedene ihanet eder ve onu yıpratır

 Zihni incelemenin değişik yolları ve farklı yaklaşımlar vardır. Bazı yaklaşımlar zihnin sadece bazı işlevlerini ön plan çıkararak zihni tek taraflı büyütüp, oranlarını ve dolayısıyla dengelerini bozarlar. Örneğin modern eğitim zihnin ussallık (buddhi) yanını vurgular ve bireyin, zihnin bu işlevinden fazlasıyla gurur duymasını sağlayarak benmerkezci bilinci yani bir başka deyişle egoyu (ahankara) şişirir. Oysa kendimiz ve yaşamla ilgili cehaletimizin farkına varıp kendimizi gerçek bilgiye ya da hakikata hazırlamak için, zihnin ussallık dışındaki yönlerini de inceleyip geliştirmeliyiz.

Yoga psikolojisine göre, bazı modern psikoloji okullarının izlediği bu yol gibi, sadece dış davranışların analizi,  zihnin ve beynin doğasını verimli bir şekilde anlamak için yetersiz bir yöntemdir. Yapmamız gereken düşünce ve eylemlerimizle bağlantılı olarak ortaya çıkan sorunlarla nasıl uğraşılacağını bulmak için düşünce sürecinin içine dalmaktır. Yalnızca davranış veya duyguları inceleyerek gerçekten zihnimizin daha derin seviyelerine inemeyiz.

Nasıl bir eve girmeden önce kapının nerede olduğunu bulmak zorundaysak, zihnin içine girmeden önce de zihni tanımamız gerek, onun doğasını anlamamız gerek ki onun içine girebilip ve sonrasında onu aşabilelim. Bunlar hep aşama aşama kaydedilmesi gereken süreçlerdir.

Zihni aşmak ancak ve öncelikle zihnin dört ana işlevini anlayıp içselleştirerek mümkündür. 

Zihnin birinci işlevi duyulardan edinilen algıların alıcısı ve vericisi olan manas’tır. Manas ingilizcede zihin anlamında olan “mind” kelimesinin kökenidir. Manas şüphe edendir ve normalde zihin diye sözettiğimiz zaman ifade ettiğimiz işlevdir. Modern felsefe ve psikoloji zihni araştırırken ve incelerken genelde zihnin bu işlevinde çok zaman harcayıp derinleşmişlerdir.

İkinci işlevi, akıl yani ayrım yapan buddhi’dir. Buddhi bizim için doğru ya da yanlış olana karar veren bir mekanizmadır. Duyguların salınımına bakmaksızın bütünsel olarak yararımıza ne yapılması gerekiyorsa ona işaret eder.

 Üçüncü işlev, ego yani ahankara’dır. Bu düşüncelerimiz, eylemlerimiz ve düşünce sürecimizle özdeşleştirdiğimiz sahte öz yani ego duyumuzdur. Birçok insan bu dünyada  egosunu gerçek benliği zannederek yaşar ve göçer.

Dördüncü işlev, bilinçaltı zihin diye adlandırılan citta’dır. Burası bütün bilinçsiz anıların, duyguların, izlenim ve travmaların depolandığı yerdir. Zihni sakinleştirip derinlerine inmekten söz edildiği zaman ulaşılmaya hedeflenen katman ya da işlev burasıdır.

Hint felsefesi  bilinci bir kenara bırakıp direkt olarak bilinçaltı diye düşünebileceğimiz citta üzerine yoğunlaşmış ve citta’yı anlamaya çalışmıştır. Ve hatta neredeyse tüm yoga öğretisi citta’yı anlamaya çalışırken ortaya çıkmış bir öğretidir. (Bunu şimdi başka bir yazıda daha detaylı ele almak üzere kenara koyalım.)

Zihnin bu dört işlevi birbirleriyle uyumlu bir şekilde bilgi ve izlenim alış verişi içindedirler ancak zaman zaman özellikle ego yaramaz çocuk gibi davranabilir ve tüm bu mekanizmanın efendisi rolünü oynamaya çalışır. Bunu fark etmek ve egoyu reddetmeyi ya da ona dur demeyi öğrenmek bireyin sorumluluğudur. Ego zihinde kanserli bir hücreye dönüşmüşse bu bireyin onu zamanında kontrol edememesi, ona dur diyememesinden kaynaklanır.

Çoğu zaman ego, bireyin kendini zihin ile özdeşleştirmesinin sonucunda normal boyutunun üzerine çıkar. O kadar büyür ve kontrol dışı kalır ki birey kendine baktığı zaman gerçek benliği yerine sadece egosunu görebilir. Ego, adeta bizim kendimizle aramıza çekilmiş bir perdedir. O perdeyi aralayamazsak, açamazsak asla kendimizi bilemeyiz. O, doğduğumuz andan itibaren evdeki eğitimimizden başlayarak gittiğimiz okullarda ve iş hayatımızda girmek zorunda olduğumuz kalıplar doğrultusunda devam eden bir koşullanmalar silsilesidir. Bize mutsuzluk, acı, keder, rekabet, kavga, hayal kırıklığı, delilik, intihar, cinayet ve cinnet getirir. O, toplumun bizdeki yansımasıdır adeta, bir kurmacadır. Sürekli desteklenmek ister. Biz insanlar bir ömür boyu egolarımıza bakım yaparlar, onu cilalarız. 

Bir çocuk kendinin “Ali” ya da “Ayşe” veya “Jim” ya da “Jane” değil de “ben” olduğunu öğrendiği an kendi varlığının hakikatını yitirip, ego’nun dipsiz kuyusuna düşer. Artık kendine yukarıdan bakamaz, ufku daralır. “Ben” hücresine hapsolmuştur. Tek çare büyümektir; ne kadar büyürsen o kadar mutlu, zengin, güzel, başarılı, dayanılmaz olurum döngüsü başlar. Bir bekleme içine girer. Sürekli hiç gelmeyen yarın için yatırım yapmaya devam eder. Ego’nun sayesinde yarın’a kilitlenip an’ı yaşayamaz olur.

Ego,  zaten insanın kendi gerçek benliğiyle kendisi arasında her zaman en önemli engeli teşkil eder aynı beden gibi. 

Zihin içinde bulunduğumuz toplumun yaşı kadar yaşlı ve eskidir. Onyılların, yüzyılların koşullanmaları, inançları, töreleri kök salmıştır onda, kalıtsaldır. Neredeyse bize ait olmayan ve gerçek olmayan bir mekanizmaya ömür boyu sahip çıkarız. Onu kendimiz sanırız. Onun kölesi oluruz. Oysa olması gereken zihnin efendisi olabilmektir.

Bedenimiz de en az zihnimiz kadar kendi gerçek benliğimizi özdeşleştirdiğimiz bir şeydir. Aynaya baktığımız zaman sadece bedenimizi görüyoruz diye kendimizi ondan ibaret sanırız. Olmadığımız bir şey ile özdeşleşmiş oluruz.

O zaman ben bedenim değilim, zihnim değilim hele hele egom hiç değilim.  Daha doğrusu bunların ayrı ayrı sadece hiç biri değilim. Ben olsa olsa tüm bunları büyük bir incelikle birarada tutan ve yöneten o gerçek öz olabilirim. Özümün sesi çoğu zaman çok derinden gelebilir ve onu duymakta zorluk çekebilirim. Kendimi bedenim ya da zihnim ya da egom sanabilirim ancak hayatımın her anında eğer zihnimin sesini kısmayı başarabilirsem özümün sesini duymayı başarabilirim.

Peki zihnimin sesini nasıl kısacağım? 

Zihnin sesinin kendiliğiden kısıldığı bazı anlar vardır ve o anlarda zihninin kontrolü altında yaşayan kişiler kısa bir süreliğine tazelik ve yenilenmişlik hissederler. 

Zihnin tabi ki bir kontrol düğmesi yoktur, basıp susturalım, ancak zihnin kendiliğinden doğal olarak durduğu, sessizleştiği anlar vardır. Bu anlar özel bir çaba sarfetmeden sadece o anda olmayla başarılabilir. Örneğin derin uyku anında zihin durur. Derin uykuya geçmek çok kolay değildir, 8 saatlik bir uykunun ancak 2 saatlik bir kısmı derin uykudur. O süre rüyasız, renksiz ve kapkaranlıktır. Katıksız bir durgunluk, dinginlik ve huzur vardır. İnsan özellikle gece 11 ile sabah 2 arası geçen zamanı uyuyarak geçirmiş ise bu durgun havuzda mutlaka yüzme şansını elde eder. Sabah uyandığında üzerinde hala o havuzun saf sularının damlacıklarını görmek mümkündür.

İnsan seks yaparken zihni durur, sadece andadır. Yaşamın diğer tüm yaptırımları ve koşullanmalarından sıyrılmıştır. Sevdiğini sevmek ve aynı anda zevk almak durumundadır o an. ( Yani böyle olduğunu umuyoruz. Zira toplumsal ahlak kurallarıyla çok derin koşullanmalar içindeki erkek ya da kadın seks anında bile bunu başaramayabilirler ne yazık ki) 

İnsanın korku anlarında zihni durur ve başka hiçbir şey düşünemez. Ölümle burun buruna gelinen bir kaza anı ya da insanın yaşamını her an tehdit eden bir spor yapmak; örneğin yüksek sarp kayalıklı dağ tırmanışları ya da hızlı araba yarışları.

 İnsanlar o yüzden seks ya da adrenalin yükseltici sporların bağımlısı olurlar. Onlar aslında zihinlerinin durmasının bağımlısı olmuşlardır farkında değillerdir. Bunu sağlayan dışarıdan gelen bir etkendir, bunu içten sağlayamıyorladır. Seks, uyku ve tehlikeli sporlara araç olarak sürekli ihtiyaç duyarlar. 

Oysa insan zihniyle özdeşleşmemeyi seçerse zihin ölür. O yoktur artık ve bu insana müthiş bir özgürleşme sağlar. İşte zihinle özdeşleşmeme yolunda evrilmek, bir yerde bilgeliğe giden yolda yürümek demektir.

Peki nasıl ? diyorum kendime, peki nasıl?

Tek yol içime bakmak. İçime bakmayı öncelikle kabul etmek, sonra içime bakmayı öğrenmek, sonrasında içime baktığım zaman gördüklerimi anlamak, onları doğru yorumlamak ve en önemlisi gördüklerimden korkmamak…

Swami Rama, “İçe bakış yoluyla geliştikçe vicdanımız mükemmel ve mükemmel olmayan yönlerimizin daha çok farkında olmamızı sağlar ve bu sayede zihnimizin üzerinde daha büyük bir  kontrol kazanırız.” der. İçe bakış yoluyla neyin gerçek doğamız neyin gerçek doğamız olmadığını yani neyin öz benlik neyin ego olduğunu öğreniriz.

İçe bakmak, kendimizi incelemek, tanık olmak demektir. Ancak böyle titiz ve özenli bir çalışmayla hiç yılmadan büyük bir sabırla bu işi aynı her gün işe gidiyormuş ya da ibadet ediyormuş gibi yaparsak zaman içinde zihnimizin dört işlevinin de ayırdına varıp bu işlevleri bütünleştirerek özümüzü kavrayabiliriz.

Öze giden yolda sağlam, kararlı ve sabırlı bir şekilde ilerlemek kurtuluşa giden yola adım atmaktır. Kurtuluş, ancak kendimizin ne olduğu ve ne olmadığını ayırt etmekten geçer……

Şubat, 2014

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir