Londra Yürüyüşleri II


Gezi / Cumartesi, Mart 2nd, 2019

WIMBLEDON – RICHMOND :

  Dışarda pırıl pırıl bir güneş, masmavi bir gökyüzü. Uzun bir yürüyüşe çıkmak için ideal bir hava. – Son iki haftadır Londra’da dünyanın her tarafındaki insanlarda oluşturduğu yağmurlu ve nemli Londra önyargısından çok daha farklı bir hava seyrettiğine değinmeden edemeyeceğim. –

  Kahvaltı sofrasında Guardian gazetesinin edebiyat ekini okurken İngilizlerin meşhur deneme yazarı William Hazlitt’in bir yazısını okuyorum: Aşinalığın Verdiği Hazlar… Hazlitt bu yazısında yeni kitapları okumaktan nefret ediyorum. Tekrar tekrar okuduğum yirmi ya da otuz kitap var ve bunlardan başkalarını okumaya hiç isteğim yok diyor. Ölen yazarlara yaşayanlardan daha fazla güvendiğini söylerken, modern edebiyatın tozu, dumanı ve gürültüsüyle ölümsüzlüğün saf ve sessiz havasını karşılaştırıyor.

  Kahvemi yudumlarken ben de tanıdık olduğum şeylerdeki farklılıklar üzerine düşünmeye başlıyorum. Tanımadığım bir yerden tanıdığım bir yere varmak…

Wimbledon diyorum evet Wimbledon. Haritayı kaptığım gibi yanıma trende giderken okuyacak birşeyler de alarak dışarı çıkıyorum.

  Wimbledon dünyaca ünlü tenis turnuvalarının yapıldığı yer. Herkes televizyonda izlemiştir ve adına aşinadır. Ama benim Wimbledon’a gidiş nedenim bu değil, zaten tenis mevsimi de değil henüz. Ben Wimbledon’dan yola çıkıp Richmond’a yürümeye gidiyorum.

  İlk defa geldiğim Wimbledon’a varınca haritanın gösterdiği üzere istasyondan çıkıp sağa dönüyorum. Güneş hala pırıl pırıl ve yakıcı. Kırmızı tuğlalardan yapılmış eski kütüphaneyi ve bankayı geçiyorum. Yolun iki tarafında dükkanlar, kafeler, insanlar cıvıl cıvıl bir ortam. Az sonra konutların çoğaldığı cadde sakinleşiyor ve dükkanların yerini baharın güneşiyle coşarak çiçeklerini açmış ağaçlara bırakıyor. Tepeyi tırmanan cadde beni Wimbledon Village’e getiriyor. Burada haritama bakıp sola doğru kıvrılıp Wimbledon Commons’a (büyük yeşil alan) doğru yürümeye karar veriyorum. İlk vardığım yer, içinde 1705’te Kont San Antonio tarafından yaptırılmış sonraları Oscar Wilde, Alfred Lord Tennyson gibi ünlülerin sık sık ziyaret ettikleri bir yer haline gelmiş Cannizaro Malikhanesini barındıran Cannizaro Park. Birinci Dünya Savaşında sonra hastene olarak kullanılan malikhane şimdi yaşlıların huzurevi.

  Yürümeye devam ediyorum. Amacım böylesine bayaz ve varlıklı İngiliz ailelerin oturduğu bu bölgede kurulmuş Budist Tapınağa uğrayıp merakımı gidermek. Calonne Road’a sapıp biraz yürüdükten sonra tapınağın bahçe kapısına varıyorum. Çok kısa bir an için de olsa bundan üç yıl önce Tayland’ın güneyinde Chaya’daki Budist manastırının önünde duruşum canlanıyor zihnimde birden bire. Sanki Tayland’dayım, bahçeye giriyorum. Budhapadipa Tapınağı geniş bir alana yayılmış, ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış patikalarda yürürken Buda’nın özlü sözlerinden örneklerle de içeriklendirilmiş bir cennet bahçesi.

  Tapınağa girip Pali diliyle söylenen duaları anlamanıza gerek yok. Bahçede dolaşırken Buda’nın yaşama, erdeme ve anı yaşamaya dair söylediklerini ağaç kütüklerinden okuyabilirsiniz. Bu arada muhteşem Tayland mimarisinin Londra’nın hiç ummadığınız bir köşesinde karşınıza çıkıp sizi uzakdoğuya götürmesi de ayrı bir keyif. Hafta sonları ve akşamları Therevada Budizmi üzerine kurslar ve meditasyon toplantıları düzenleniyor. Therevada Budizmi, uzakdoğunun güney ülkelerinde yaygın olan ve Buda’nın öğretilerinin hiçbir modernizme ya da yoruma maruz kalmadan ( iddia edildiği üzere) uygulandığı budizm türü. Buda’ya saygılarımı sunduktan sonra tapınak bahçesinden çıkıp yoluma devam ediyorum. Artık hedefim Wimbledon Commons’ı boydan boya yürüyüp Richmond parkına varmak.

  Yürürken binicilik yapan gençleri görüyorum, zaman zaman onların patikalarını takip ediyorum. Bu bölgede atçılık sporunun yaygın olduğu çok açık, biniciler için yapılmış özel patikalar at gübrelerinden geçilmiyor. Wimbledon Commons’ın kıyısına varınca haritama tekrar bakıp Richmond parkına nereden gireceğimi tespit etmeye çalışıyorum. Ne yaparsam yapayım bir süre anayol kenarından yürümek zorunda olduğum gerçeği canımı sıkıyor ama sıkıntım hemen dağılıyor.

  Kingston’dayım. Parkın güneyine doğru tepeye tırmanırken Kingston Üniversitesinin kampüsünün yanından geçiyorum. Okumak için muhteşem bir yer. Tepeye varınca sağ tarafımın boydan boya Richmond Parkı olduğunu fark ediyorum. Parkın giriş kapılarından birine çok yakınım, sağa dönüp içeri giriyorum. Bu bölgede geyikler yaşıyor. Kendilerini göremiyorum ama geyiklerin özellikle çiftleşme zamanı olan Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında yanlarına yaklaşılmamasını söyleyen tabelayla burun buruna geliyorum. Eminim ki geyikler böyle güneşli Pazar günlerinde ormanın derinliklerindeki gizli yuvalarına saklanıp meydanı insanlara bırakıyorlar. Ne de olsa Richmond Parkı içinde üç tane ayrı küçük orman barındırıyor. Yani park deyince aklınıza Moda ya da Gülhane parkı gibi küçük yeşil alanlar gelmesin. Londra Avrupa’nın en büyük yeşil alana sahip metropolü. Bu anlamda kentin yoğun baskısından bunaldığınız zaman bu doğal parklardan birini seçip yürüyüşe gidebilirsiniz.

  Nehre doğru devam ediyorum. Bitki örtüsü dikkatimi çekiyor; etrafta ya çimenler ya da büyük ağaçlar var. Demek ki geyikler küçük çalılıklar ve büyük otlarla besleniyorlar. Az ilerde demir parmaklıklarla çevrili bir arazi ve büyük bir malikhane görüyorum. Yüksek çalılıklardan bahçe net olarak görünmüyor, demir kapıyı açıp içeri giriyorum. Kendimi son derece bakımlı bir gül bahçesinde buluyorum. Ziyaretçilerin gezmeleri için yapılmış bahçe yolunda ilerleyip malikhaneye varıyorum. Bir zamanlar 8. Henry’nin av evi olan malikhane şimdi halka açık bir konaklama yeri. Giriş katını olduğu gibi günü birlik konuklara çay, kahve hizmeti vermek üzere çay bahçesine dönüştürmüşler. İçeride de oturacak yerler var, ama güneş pırıl pırıl insanın kemiklerine kadar ısıtırken kimsenin içeri girmeye niyeti yok. Herkes yüzünü güneşe dönmüş masalarında keyifle sohbet edip çaylarını yudumluyorlar. Saatin 4:30 olduğunu fark ediyorum. Evet tam çay saati!

   Yola onbeş dakika daha devam ettikten sonra Richmond Park’ının kuzey kıyısına varıyorum. Tepeden ayaklarımın altına serilmiş Thames nehrini, onun iki yakasına yayılmış Richmond semtini ve eski taş köprüyü görüyorum. Güneş hafif alçalmış, nehre gümüş pırıltılarını saçıyor; gözlerim kamaşıyor birden. Kendimi tepeden aşağı bırakıyorum. Çimenlik bayırdan nehir kıyısına dek koşuyorum. Varış noktasına yaklaşınca atağa kalkan koşucular gibi…

  Yürüyüşümün bitiş noktası Thames nehrine sıfır mesafedeki Henry’nin Pub’ı. Nehrin kenarında güneşin turuncu ışınlarını yüzümde keyifle hissederek bir Guinness (siyah İrlanda birası) içiyorum.

Süre: 3 saat  – Başlangıç Noktası: Wimbledon – Bitiş Noktası: Richmond

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir