Amazonun derinliklerinde iki hafta


Gezi / Cumartesi, Mart 2nd, 2019

İnkaların torunları

Anangu, Ekvator ülkesinin Amazonlar bölgesinde, ormanın derinliklerinde Napo Nehri kıyısına kurulmuş bir Quechua köyü ve aynı zamanda da burada yaşayan kabilenin adı.
       “Anangu” Quechua dilinde karınca demek. Ya karıncalar gibi göç ettiklerinden ya da çalıştıklarından bu adı almışlar. Zira Anangu halkı aslında Amazon ormanı yerlisi değil; doğrusu bütün Amazon bölgesindeki Quechualar aslen orman yerlisi değil. Onlar da And Dağları’nın Quechua yerlileri gibi İnkaların torunu. Nasıl olmuş da Andlardan Amazona göç etmişler, bunu kendileri de bilmiyor. Ama göçün yakın geçmişte olmadığı kesin; çünkü Anangu halkı Amazon havzasının nemli, sıcak ve bol sivrisinekli yaşamına adapte olmuş. İspanyollar gelinceye dek giyinme gereksinimi duymuyorlarmış. Aslında hava o kadar sıcak ve nemli ki giyinmenin anlamı yok. Ama giyinme ve giyinmenin derecesi artık kabilelerin adeta uygarlaşma düzeyini gösteriyor.

Quito’dan kaçış

       Beni Anangu’ya götüren serüven, Kasım 98’in sonlarında başladı. Ekvator’un Başkenti Quito’daydım. Üç gece üst üste aynı yatakta uyumamaktan dolayı yorgunluk ve bezginlik beni bir süre bir yere yerleşmeye yöneltti. Gönüllü çalışarak yerli halkla beraber yaşayabileceğim bir iş bulmaya karar verdim. South American Explorers Club (Güney Amerika Kaşifler Kulubü) bu işi örgütlemek üzere en iyi seçenekti; Quito’da şubesi vardı. Aralarında gönüllülerin de bulunduğu bir grup insanın yönettiği kulüpte İngilizce hakim ama İspanyolca konuşanlar da var. Kendimi ve durumumu anlattım. Bana, aralarından istediğimi seçmem için çeşitli kaynaklar, dokümanlar verdiler.
       Karıştırdığım dosyalar, çeşitli gönüllü işçi arayan kuruluş, organizasyon ya da toplulukların tanıtım yazıları, iş çağrıları ve buralara gidip çalışmış gezginlerin yazdıkları değerlendirme raporları doluydu. Gönüllü çalışabileceğim noktalar Ekvator’un değişik bölgelerinde konumlanmışlardı. Kuzey Amerikalı Vanina adlı bir gezginin yazdığı değerlendirme raporuna kitlenip kaldım:

Vanina’nın öğütleri

       “Hava şartları: Sıcak, nemli, yağmurlu.
       Doğa tanımı: Tropikal yağmur ormanı,
       Rota: Quito’dan Coca’ya 10 saat otobüs yolculuğu, Coca’dan Anangu’ya 4 saat motorlu kano yolculuğu,
       Yolculukla ilgili yorumlar: Yeterli paranız varsa Coca’ya uçakla gitmenizi öneririm. Otobüs yolculuğu çok uzun, yollar çok bozuk ve tehlikeli ama kesinlikle macera dolu.
       Otel, restoran, alışveriş bilgileri: Coca’dan çıktığınız andan itibaren etrafta ne otel ne restoran ne de bir dükkan bulabilirsiniz. O yüzden Coca’dan ayrılmadan önce yanınıza birkaç şişe su alsanız akıllı davranmış olursunuz.
       Temel ihtiyaçlar: Sivrisinek cibinliği, sinek kovucu sprey, su saflaştırıcı tablet, tifo – sarı humma aşısı olmuş olmak, tuvalet kağıdı, ishale karşı haplar.
       Gerekli eşyalar: Uyku tulumu, mat, konserve yiyecekler, el feneri, kitap ve İspanyolca bilgisi”
       Şimdi yapmam gereken buraya gönüllü öğretmen gönderme trafiğini ayarlayan Chris Canaday’ı arayıp görüşmekti.
       Chris 8 yıldır Ekvator’da yaşayan ve artık kendini Ekvatorlu diye tanımlayan bir Kuzey Amerikalı. Anangu halkıyla, Amazon ormanlarının kuşları üzerine yaptığı bir araştırma sırasında tanışmış ve fahri Anangulu olmuş. Onların ekoturizm başlatma projelerine destek olmak amacıyla bu gönüllü öğretmen organizasyonunu kendisi üstlenmiş. Birlikte bir akşam yemeği yiyip benim gidiş hazırlıklarım ve yolculuğum hakkında konuşuyoruz. Ayrıca Chris bana kabileyle ilgili bilgi veriyor. Yaşam şartlarının çok zor olduğunu hatırlatmayı da ihmal etmiyor tabii.

Önce Coca sonra Anangu

       Niyetim Quito’dan bir an önce ayrılmak olduğu için hemen hazırlanmaya başlıyorum. 9 Aralık 1998 sabahı Coca’ya yapacağım uzun yolculuğumu sabırsızlıkla beklerken, yakınlarıma, yağmur ormanlarının ortasında bir süreliğine Amazonlara gideceğimi ve benden haber alamazlarsa merak etmemelerini söyleyen mesajlar çekiyorum.
       Gara otobüsün kalkış saatinden erken vardığım için, bir ara, ilk ve tek yolcu olacağımı düşündüm ama hayır; biletini önceden alan tek yolcu olduğumu anladım. Ekvator’da da insanlar Peru’da olduğu gibi her işlerini son anda yapma alışkanlığındalar. Otobüs biletlerini, çoğunlukla yola çıkmaya hazır olarak geldikleri garda ya da bindikleri otobüste alıyorlar. Şehirlerarası otobüsler de, bir çeşit dolmuş usulü çalışıyor. 

Yol uzadıkça uzuyor

       Otobüsteki tek gringa benim. “Gringa”, gringo kelimesinin dişili. Eril kelimelerin sonu İspanyolcada – o, dişil kelimelerin sonu da – a ile biter. Güney Amerikalılar, artık sadece Amerikalılara değil tüm beyazlara gringo / gringa diyorlar. Ben otobüsün en ön koltuğunda şoförün arkasındayım. Yol uzadıkça ben de walkman’imde dinlediğim Peru bachata ve saya-larını artık sıkıntıdan bağıra bağıra söylemeye başlıyorum. Şoför duymuş olmalı ki bana sesleniyor; herhalde detone sesimle herkesi rahatsız ettim diye düşünürken kaseti çıkarıp ona vermemi istiyor. “Hayır vermem” diyorum, ne sandıysam herhalde imha edecek falan diye vermek istemiyorum. Meğer otobüsün kasetçalarına koyacakmış. Bir dakika sonra bütün otobüs benim şarkıları söylüyoruz, ben de istediğim kadar bağırabiliyorum. “Bu şarkıların hepsini nasıl biliyorsun ezbere, hem de bunların hepsi İspanyolca” diyor. Oysa bilmiyor ki uzun zamanlı gezginlerin ancak iki –üç kasetleri olur ve içindeki bütün şarkıları ezbere bilirler. Şoför ve muavininin özel konuğu haline geliyorum, Coca’ya yaklaştıkça yolcular iniyor, yol gittikçe daha da çamurlanıyor ve bir yerlerde çamura saplanıyoruz. Bir bu eksikti, Coca’ya gece karanlıkta varmak istemiyorum. İlk kez varacağım yere güneş battktan sonra varmış olacağım oysa hele hele Güney Amerika’da seyahat ederken ilk kez gittiğim her yere hep gündüz gözüyle varmak isterim; en önemli gezgin prensibi. Ancak Londra’dan Buenos Aires’e uçtuğumda da oraya gece varmıştım. Güney Amerika’ya böyle zifiri karanlıkta varmak ve gecenin içine dalmak, gerçekten bir cesaret işidiydi….. 

Şoför artık beni evlat edinmeye kararlı, hiç üzülmememi ve kendisinin bana göz kulak olacağını söylüyor. Adam meğer ciddiymiş, ertesi sabah kaldığım otelin kapısı önünde koskoca şehirlerarası otobüsünün kornaya avazı çıktığı kadar basan şoförle karşılaşınca neye uğradığımı şaşırdım. Beni sabah kahvaltısına götürmeye gelmiş. Otobüsün önüne muavin koltuğuna kuruluyorum ve Coca sokaklarında koca otobüsle ilerlemeye başlıyoruz. Ekvator ve Peru’nun pek lezzetli bir milli yemeği olan Ceviche yemeğe götürüyor beni sabah sabah. Peru’da çiğ balıklısını yemiştim fakat Ekvator usülü daha hoşuma gitti; haşlanmış karides bağırtacak denli acı biber, bol limon suyu!
       Resmi adı Puerto Francisco de Orellana olan Coca, Coca ve Napo nehirlerinin kesiştiği yerde kurulmuş sıcak, tozlu, gürültülü bir şehir. Nüfusu 15.000 civarında.Görülecek ve oraya gitmeye değer hiçbir şey yok. Buraya ancak Amazon’da başka bir yere geçmek için gidilir. O yüzden ben de hiç vakit kaybetmeden beni bağrına basacak olan köyüme gitmeye kararlıyım.
       Ertesi gün kanoyla Anangu’ya doğru yola çıkıyorum.
       Napo, tipik bir Amazon nehri, çok geniş ve kahverengi. Başka yerleşim bölgelerinin olduğu kıyılardan geçiyoruz. Küçük kanoları üzerinde kürek çekip oynayan yerli çocuklar görüyorum. Napo, Peru’yu da geçerek Brezilya’da Amazon nehrine dökülüyor; Ekvator’un Amazonlar bölgesindeki önemli nehirlerden biri.
       Daha kıyıya ayak basmadan kanonun sesini duymuş olan çocukların meraklı yüzleriyle karşılaşıyorum. Ardından, ileride 1 metre yüksekliğinde kazıklar üzerine oturtulmuş tahta bir kulübe görüyorum. Burada yaşayan aileyle tanışıyorum. Sixto ailesinin 5 çocuğu var. Kendisi de ailesinin altıncı çocuğu olmalı, zira Sixto İspanyolcada altıncı demek. Sonradan en küçük olanı hariç hepsinin, benim öğrencilerim olacağını öğreniyorum.
       Tanışmadan sonra, baba Sixto, Quechua diliyle çocuklarına bir şeyler söylüyor. Çocuklar oraya buraya koşuşturup, birini çağırıyorlar. Az sonra bluğ çağında bir genç kız çıkıp geliyor. Bana Mariana’nın evine gideceğim söyleniyor. Çocuklar çantalarımı ve getirdiğim malzemeleri kapışıp yola çıkıyorlar bile. Bana da her yerin yemyeşil olduğu sık ormanın nehre paralel giden patikasında onları izlemek düşüyor. Yol yine uzadıkça uzuyor.
       Mariana biraz utangaç, ama Sixto’nun en büyük oğlu Herman’la yolda sohbet ediyoruz. Sonunda, Napo Nehri boyunca kurulmuş köyün alt kısmını boylu boyunca yürüyüp köy meydanına varıyoruz.

İşte ev

       Meydanın bir tarafında Marianaların evi, tam karşısında da okul var. Okula yakın olayım diye, beni buraya yerleştiriyorlar. Marianaların evi de 1 metre yüksekliğinde, kazıklar üzerine kurulu iki kulübenin, tren vagonları gibi yan yana inşa edilmiş olduğu uzunca bir ev. Birinci kulübeye tahta merdivenle tırmanıyoruz; ondan ötekine, uzatılmış kalas üzerinden geçiyoruz. Tam bir akrobasi; denge duruşları yardımıma koşuyor.
       Anlaşılan bana verilecek yer burada. Mariana, ikinci kulübenin birinci odasının kapısını açıp tavana asılı cibinliği odadaki tozu dumana katarak koparıp alıyor. Oda penceresiz ve ancak bir cezaevi hücresi büyüklüğünde. Mariana, cibinliği ve yerdeki döşek benzeri örtüleri de alınca oda bomboş kupkuru  kalıyor. Anlıyorum ki burası möblesiz kiralık, yaratıcılığımı kullanmam gerek. Odanın tam ortasına uyku tulumumu yere serip kendime döşek yapıyorum ve cibinliğimi de tam üzerine asıyorum. Her yerde bir sürü çivi çakılı neyse ki hepsine birşeyler asıyorum; oda kısa zamanda giyiniyor.
       Bu arada çocuklar odaya yerleşmemi meraklı gözlerle izliyor, gözlerini eşyalarımdan ayıramıyorlar. İnsanların bana uzaydan gelmişim gibi bakmalarına alışmışım çoktan Güney Amerikadaki 5. Ayım ancak bunlar biraz daha abartılı neredeyse ben de gerçekten uzaydan geldiğime inanacağım. Bir de koluma elleriyle değmeleri yok mu?

14 yaşındaki Mariana, evin en küçük kızı; daha sonra anne ve babasının köyün en yaşlıları olduklarını öğreniyorum. Evde bizden başka kimse yok. Ben Coca’dan aldığım makarnaların iki paketini çıkarıyorum. Mariana, mutfağın neredeyse yarısını kaplayan ocağı yakmak için odunları yerleştiriyor. Ateşi tutuşturmak için getirdiği üç ince daldan birini yakıp, diğer ikisiyle kafa kafaya koyuyor. Ateş güçlenince, makarna suyunu kaynatıyoruz. Daha küçük bir tencere içinde bir kutu ton balığı ve salçayla sos yapıyorum.

Elektrik yok!

       Mutfakta hiç yiyecek yok, ayrıca temiz de değil. Mariana, makarnayı kaynattığımız suyu bir yerden getiriyor ama, nereden anlayamıyorum. İçindeki tüm bakterileri öldürecek denli kaynattığımız için, kafama pek takmıyorum. Sonra burada iki türlü su olduğunu öğreniyorum; biri meşhur Napo’nun hayli mikroplu suyu; diğeri de ancak yağmur yağarsa toplanan yağmur suyu. Bu yağmur suyu işine çok seviniyorum. Zira yanımdaki 5 litrelik şişe suyum bu sıcakta bana uzun süre dayanmayacak.
       Bir süre çoluk çocuk yemek yiyoruz. Bu arada hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor. Elektrik diye bir konfor olmadığı için, Mariana gaz lambası gibi bir şey yakıyor.
       Evin diğer ucunda, üzeri evle aynı bambu çatıyla örtülü, balkon gibi açık bölümde çocuklarla otururken evin büyükleri geliyor. Herkes gelip beni selamlayıp tokalaşıyor. Bu arada, benim kim olduğumu sorup öğreniyorlar. Tokalaşmaları neredeyse avuç içlerini birbirine değdirmekten ibaret. Kendi aralarında Quechua dilinde konuşmalar geçiyor. Benimle konuşmuyorlar. Mariana’nın iki ağabeyi ve büyük ağabeyinin eşi adımı soruyorlar, o kadar. Ailenin küçük oğlu Arsenio’nun eşi ve bir yaşındaki kızları birinci kulübede yaşıyorlar. Büyük oğlu Hubo’nun evi bir aşağıdaki evmiş.

Yuka ye yuka iç

        Gündüzleri hepsi, ailenin yuka tarlalarında çalışıyor. Yuka (yuca), köklerinden tapyoka denilen nişastaya benzer bir yiyecek yapılan manyok bitkisi. Köklerin dışı, koyu kahverengi, içi sarı beyaz bir renkte. Şekil olarak havuç gibi, aşağı doğru sivrilen kara turplara benziyor.
       Manyok tarlaları Quechualar için çok önemli ve köydeki ekili alanın üçte ikisi, tatlı patatese benzeyen ve tropik ülkelerin sofralarından eksik olmayan bu sebzeye ayrılmış.
       Yuka haşlanarak ve kızartılarak yendiği gibi, içecek de yapılıyor. Çiça (chicha) adı verilen bu içeceğin yapılışının kadınların da katıldığı bir ritüeli var. Yıkanıp haşlanan yuka kökleri, büyük, kayığa benzeyen teknelerde tokmakla iyice dövülüp eziliyor, arasına isteğe bağlı olarak, haşlanmış birkaç tatlı patates ya da madura (olmuş) dedikleri, pişirilerek yenen bir tür sarı muz konuyor. Bu, fermantasyonun derecesini arttırıyor. Sonra bu bulamaç plastik kovalara doldurulup bekletiliyor. Çiça ne kadar uzun beklerse alkol oranı o kadar yüksek bir içecek haline geliyor.

Çiçasız yaşam bir hiç 

       Bu içeceği, biberonlar içinde bebeklerine bile içiriyorlar. Yuka mahsulünün yüzde 90’ı çiça olarak tüketiliyor. Çiça içmek isteyen, mutfağın bir köşesinde duran kovadan işaret ve orta parmağıyla biraz bulamaç alıyor, bunu su koyduğu bir tas içinde iyice karıştırıyor; kıvamı ne çok koyu ne de çok sulu olacak…
       Çocukların gösterdiği cana yakınlığı yetişkinler hemen göstermiyor. Üzerlerindeki giysiler ne bulunmuşsa giyilmiş gibi. Hepsinin ayakları çıplak. Giyinmeye alışmışlar ama ayakkabıya alışmak onlar için zor.
       Çok yorgun olduğum için erken yatıyorum. Tahta zemin üzerindeki ince uyku tulumumdan oluşan yatağım pek rahat olmasa da, kısa sürede uykuya dalıyorum.

Kabileye Resmen kabul ediliş 

       Sabahları yaşam çok erken başlıyor. Bugün cumartesi ve herkes evde olmasına rağmen erken kalkılıyor. Anangu halkı, ormanda yalıtılmış bir biçimde yaşadığı için günlük pratiği düzenleyen bir yönetim ve karar verme yöntemleri var. Köyün bütün halkını ilgilendiren bir durum söz konusuysa, tüm aile büyükleri bir toplantıya çağrılıyor ve karar verilmesine katkıları bekleniyor.
       Pazar günü okulda benim de katıldığım bir toplantı yapıldı. Geleneğe göre ben, onların köyünde gönüllü öğretmenlik yapmayı istediğimi bildiren sembolik bir konuşma yapacak ve cemaatten buna izin vermelerini rica edecektim. Toplantının sözcüsü tercümanlık görevini üstlendi. Oysa Anangu halkının hepsi değişik derecelerde de olsa İspanyolca konuşabiliyor. Quechua köylerindeki okullarda öğretim, hem Quechua hem İspanyolca yapılıyor. Fakat doğal olarak kendi aralarında sürekli Quechua konuşmayı tercih ediyorlar. İki hafta boyunca bana da Quechua öğretmek için çok uğraştılar.
       Toplantıda istenen sembolik izin verildikten sonra, ders saatlerim de belirlendi. Artık köye resmen kabul edilmiştim. Bir önceki gün gelip bana merhaba diyemeyenler, bugün Mamalactaların evinin merdivenlerini aşındırdı. Bazıları çeşitli tropikal meyve, bazıları yumurta getirdi. Onlar için en önemlisi de beni yakından görmekti. Bazıları ne kadar beyaz olduğumu söylemeden edemedi.
       Pompeye denilen yerdeki pazara, bana yiyecek almaya gitmek için bir sonraki cumartesiyi beklememiz gerekiyor. O yüzden de bir hafta yiyecek sıkıntısı çekeceğim.

Odamın asıl sahipleri 

       Odamda kaldığım ikinci gece, kocaman hamam böcekleri bana merhaba dedi; gece hiç uyutmadılar. Öyle birkaç tane değil: Odanın duvarları, tavanı, her yer, dolaşırken çatır çutur sesler çıkaran onlarca iri hamamböceğiyle kaplanmıştı. Oysa ilk gece ortalıkta görünmemişlerdi, herhalde onlar da benim yabancı olduğumu anlayıp meraktan başıma toplanmışlardı.
       Ben mumu söndürdükten sonra ortaya çıkmışlar; seslerini duymasaydım, varlıklarından haberdar olmayacaktım. Fenerimi yakıp hamamböceklerini görünce bunun bir kabus olmasını istedim ama gerçekti.
       Sonra çok ilginç bir şey oldu: Onlardan rahatsız olmadan uyumak için cibinliğimin altına saklandım, volkmenimi kulağıma taktım, güzel hayaller kurmaya giriştim. Bu çözüm onları olumsuz etkiledi ve böcekler odamı birkaç gün içinde terketti. Böylece alan savaşını ben kazanmıştım. Ama bunu Anangu halkıyla aramdaki ilişki için söylemem mümkün değildi.
       Gündüzleri oturmak ve uzanmak için kullanmak üzere yanımda getirdiğim hamağımı Marina ve Arsenio’nun yardımıyla odamın önündeki verandaya kurduk. Bu hamak işi, iki gündür benimle hiç konuşmayan anne ve baba Mamalacta’nın yavaş yavaş bana yaklaşmaya başlamasını sağladı. Çoluk çocuk bütün aile hamağımın başına toplanıp yakından incelemeye aldı. Sonunda aramızda bir iletişim vesilesi ortaya çıktı diye düşündüm. Yaşasın hamak!

İlk yağmur ilk banyo

       Bu arada dün geceden beri tüm şiddetiyle yağan yağmur iyice hafifledi. Sabahtan beri nehre gitmek için yağmurun dinmesini bekliyordum; hemen şampuan havlu vesaireyi kapıp yıkanmaya gittim.
       Napo, burada hayatın can damarı: Hem ulaşımı sağlıyor, hem her çeşit işte kullanılan su kaynağı; hem de zaman zaman çok büyük balıkların yakalandığı bir av ortamı. Ayrıca, insanlar arasında en önemli konuşma konusu: Sık sık, “bugün Napo yüksek” ya da “Napo iyice çekilmiş, Napo’da su kalmamış” gibi yorumlar duymak mümkün. Aynı bizim bugün hava şöyle ya da böyle diye havadan konuşmamız gibi. Napo’daki ilk banyomu başarıyla tamamlayıp eve dönüyorum, ancak deneyim hayli ilginç zira Napo hamamdan beter herkes oraya gidiyor yıkanmaya. Özellikle de Mariana şampuanımdan kullanmak için her banyoya gidişimde peşime takılıyor.
 

Okuldaki ilk gün 

       Aslında okul sabah 8.30’da açılıyor ama ben derse 10.00’da girip 11.00’de teneffüse çıkıyorum. İlk dersimi birinci, ikinci ve üçüncü sınıfların birarada okutulduğu derslikte yapıyorum. Karşımda 5 – 10 yaş arası 26 öğrenciyi görünce, aklıma bizim doğu illerindeki köy ilkokulları geliyor. Sınıflar birbirlerinden sıralarla ayrılmış; özellikle bu 5 – 6 yaş grubuyla şarkı söyleyip sayı saymanın dışında pek bir şey yapamayacağım da çıkıyor ortaya.
       Dışarıda köy ahalisinden bir çift, ateş yakıp yemek pişirmiş; okul öğretmeniyle bana, haşlanmış yuka ve balık veriyor. Belki bu da komünal bir sorumluluk diye düşünüyorum. Her gün biri bu işten sorumlu olabilir.

Tabular ve yasaklar 

       Quechualar, bir gelenek olarak, aynı köyden biriyle evlenmiyorlar. Bu da, akraba evliliklerinden ortaya çıkabilecek sakat çocuk doğum vakalarını engelliyor. Bunu öğrendiğimde, gıpta ederek uygarlaşma kavramı ve toplulukları neye göre uygar olarak tanımladığımız konusunda uzunca bir süre düşünmeden edemedim.
       Anangulular, toplum içinde birbirlerine sevgi gösterisinde bulunmaktan kaçınıyor. Utanıyor ya da ayıp karşılıyorlar sanırım. Bu, İspanyollarla gelen Katoliklikle de ilintili olabilir diye düşünürken, burada daha yobazı, Evangelistliğin yaygınlaşmış olduğunu farkettim. Evangelist misyoner bir rahip gelip, bu köyün bir kısmının mezhebini değiştirmesini sağlamış. Bu yüzden, yarısı Katolik yarısı Evangelist aileler görmek mümkün.
       Evangelistlerin içki içmesi, şarkı söyleyip dans etmesi yasak. Ama Katolikler çok daha modern ve serbestler. Erkekler saf alkole benzeyen iğrenç bir kanyağı, kadınlar da iyi mayalanmış çiçayı içip sarhoş olabiliyorlar.
       Bizim evde tek Evangelist, Mariana; hem gençliğinden hem henüz yeni mezhep değiştirdiğinden, çok heyecanlı. Ona bu işin en önemli gelen tarafı da ailesinin diğer fertlerinden ayrı, kendi başına yaptığı tek şey olması. Çünkü komünal bir toplum olduğundan, Anangu’da herkes her şeyi beraber yapıyor.

Artık Yalnız kalmak istiyorum!!

       Bugün okul dönüşü, şöyle hamağıma uzanıp biraz okuyayım diyorum ama nafile. Köyün neredeyse bütün erkekleri bizim evin önündeki voleybol sahasındalar. Kimi oynuyor, kimi seyrediyor. Verandadan sarkan kadınlar da var.
       Defterimi alıp, köyün aşağısına yürüyeyim diyorum. Benim gitmek üzere olduğumu gören Mariana, nereye gittiğimi soruyor. Nehre, banyo yapmaya değil diyorum. Tatmin olmuyor, peşimden gelmeye yelteniyor. Bir haftadır sürekli izlenmekten ve neredeyse her şeyi beraber yapmaktan çok sıkılmış olacağım ki, çok kesin ve net bir şekilde “Hayır, yalnız kalmak istiyorum!” deyiveriyorum.

Pompeye’ye pazara 

       Dün gece Mariana bana gelip, yiyecek bir şey yok dedi. Zaten iki gündür yanımda getirdiğim yer fıstığı ve muzla besleniyorum. Bu gidişle maymuna döneceğim.  Bu işe canım sıkılıyor biraz. Nasıl yani aç mı kalacağım yani?? Bunun üzerine ben de cumartesi günü pazara gidip benim için yapılması kararlaştırılan alışverişe yardımcı olmaya karar veriyorum. Ayrıca bir başka köyü daha görmek ve Anangu’dan dışarı çıkmanın kesinlikle iyi olacağını düşünüyorum. Alışverişi yapma görevi kabilenin yöneticilerinden Lidya’ya verilmiş. Sabah, daha hava aydınlanmadan yola çıkıyoruz. Nehir boyunca zaman zaman durarak, pazara gidecek çuval çuval malı kanoya yükleyerek ilerliyoruz. Çuvalların içinde çoğunlukla darı ve daha az miktarda da ham kahve var. Birkaç kangal muz ve balık da görmek mümkün. Benim bulunduğum kanoda Mariana, annesi, Sixto ve kanonun sürücüsüyle yardımcısı var. Yolculuğumuz dört saat sürüyor. Daha kıyıya varmadan çuvallarla dolu kanomuzu gören mal alıcılar kıyıda bekleşip bize bağırmaya başlıyorlar.
      

Kıskançlık yok

        Kanomuz yanaşıyor, bu sefer de kanodan inmemize fırsat vermiyorlar. Herkes bir pazarlıktır, bağrışma çağrışmadır tutturmuş gidiyor. Her şey bana göre çok yeni; bir süre ne yapacağımı bilemeden öylece kalıyorum. Sonra toparlanıp kanodan çıplak ayak atlayarak nehir yatağının çamurlu sularına batıyorum.
       O arada kıyıdaki halk, Ananguların kanosundan inen gringanın farkına varıyor. Hepsi birden beni süzmeye başlıyor. Bu bakışlara artık alışmış bir gringa olarak, hiç kafama takmadan ilerliyorum. Lidya, balığını ve darısını satma işini bitirdikten sonra pazar yerine ilerleyip alışveriş yapıyoruz.
       Burası mahşer yeri gibi kalabalık; değişik kabilelerden pek çok insan pazara ya malını satmaya ya da alışveriş yapmaya gelmiş. Bu arada ortalıkta dolaşan bir Huarani yerlisi görüyorum. Vahşi olarak tanınan Huarani kabilesi mensubu bana batılı giysileri içinde hiç de vahşi görünmüyor. Artık bütün kabileler, beyaz adamın medeniyet şablonu karşısında pek fazla direnemiyorlar anlaşılan.

Fiesta’ya davet 

       İkinci haftamın ilk günü, muhtemelen Napo’nun bakterilerine alışık olmadığım için hastalandım. Günümü hamağımda dinlenip Isabel Allende’nin en sevdiğim romanlarından Eva Luna’yı okumakla geçirdim. Mariana okula, ev halkı da tarlaya gittiği için, evde yalnızım; bunun keyfini sonuna kadar çıkarıyorum. Hava öyle sıcak ki, sığındığım serin köşemden çıkmaya hiç mi hiç niyetim yok.
       Akşam, okula yeni gelen ve geçici olarak bizim evde kalan genç öğretmen Pablo’dan öğrendim ki, toplantıda karar alınmış, ertesi gün sabah çok erken Limoncocha’ya gidilmek üzere yola çıkılacak; parti varmış.
       Limoncocha’ya gitmek için önce kanoyla Pompeye’ye, oradan da Güney Amerika ülkelerine özgü, önü kapalı arkası açık bir otobüs olan ranchero ile Limoncocha’ya gittik. Limoncocha’ya vardığımızda saat sabahın 10’uydu; partinin bu kadar erken nasıl başlayacağına bir türlü aklım ermiyordu. Ayrıca tüm Anangulular olarak aynı rancheroya sığmadığımız için iki gruba ayrılmıştık ve diğer grup henüz ortada yoktu.
       Köy yol kenarında kurulmuştu. Kocaman bir meydandan sonra okul binasını görebildim. Fakat köye girmektense, yol kenarındaki otobüs durağına benzer çardağın altında beklemeye başladık. Fidel’e “Erken mi geldik?” diye sordum. “Hayır”dedi, davet edilmeyi bekliyoruz.
       Köyden birileri bizi farkedip yanımıza gelinceye kadar orada bekledik. Bunun uyulması gereken bir gelenek olduğu belliydi. O yüzden ben tamamıyla gözlemci durumuna geçip, olanları sadece izlemekle yetindim.

İçki, tören, futbol, voleybol 

       Köye doğru yürüdük. Okulun taş binasına buyur edildik. Önce mutfağın önünden geçtik; karşılıklı iki uzun duvarının önüne tahta bankların yan yana tek sıra olarak dizildiği salona girdik. Ben herkese İngilizce öğretmeni olarak tanıştırılıyordum ve Anangu’nun övünç kaynağıydım. Çünkü Limoncocha köyünün İngilizce öğretmeni yoktu. Ayrıca gringaydım.
       Mutfakta hummalı yemek hazırlıkları vardı. Anangulu kadınlar katkı olması amacıyla getirdikleri çiçayı, Limoncochalı kadınlara verdiler. Salonda bize gösterilen banklara oturur oturmaz, çiça servisi başladı. Böyle bir davette çiçayı geri çevirmek gözden kaçmayacağı ve saygısızlık olarak nitelendirileceği için hiç itiraz etmeden, bana sunulan çiça servisinin doğasından gelen komünal paylaşımı bu ortamda daha iyi gözlemleyebildim.
       Herkese ayrı bir tas verilemediği için, elinde çiça dolu bakraç ile dolaşıp servis yapan kadın ya da genç kız, sırayla herkesin önünde durup, diğer elinde tuttuğu tası çiçaya daldırıp çıkarıyor ve misafire uzatıyordu. Tası alan herkes içinden iki üç yudum alıp geri uzatıncaya kadar bekliyor, tası yeniden, bir sonrakine vermek üzere bakraca daldırıp çıkarıyordu. Chicha içme faslına bir süre ara verildi; köyün başkanı, sunacakları programı bizlere bildirmek üzere mikrofonun arkasına geçti.

Ne kadar beyazsın 

       Yaklaşık iki saat kadar, bizim cumhuriyet bayramlarımızda düzenlenen törenlere benzer bir gösteri izledik. Okul çocukları şiirler okudular, şarkılar söylediler, bilmeceler sordular.
       Sonra iki köyün erkekleri arasında bir futbol maçı yapılacağı anons edildi. Hepimiz dışarı çıktık. Futbol maçı yapılırken bazı erkekler de bahisli voleybol oynadılar.
       İçerde yanıma pek yanaşamayan çocuklar ve genç kızlar, dışarda etrafımı sardı. Hem çekingen hem de dayanılmaz merak dolu bakışlarıyla beni süzmeye başladılar. Arkamdan birinin saçıma dokunduğunu hissettim. Anangu’ya gittiğim ilk günlerde yaşadığımın benzerini burada da yaşıyordum. Birisi koluma dokunup, “ne kadar beyazsın” dedi. Tabii ona doğuştan sarışın ve açık tenli biri olarak, ben kendi ülkemde de gringayım diyemezdim. Gülümsemekle yetindim.

Maymunu reddettim

       Yemek zamanı gelince tekrar içeriye alındık. Tahta bankların önüne, yere, uzun bir masayı andıran muz yaprakları serilmiş ve üzerine ekmek niyetine yenilecek haşlanmış yukalar konulmuştu. Sonra herkese teker teker patatesli tavuklu sulu bir yemek servisi yapıldı. Çatal kaşık yoktu, o yüzden biz de herkesin yaptığı gibi elle yemek durumundaydık. Herkes acaba bu sınavı geçebilecek miyim diye beni izliyordu. Ben hiç bozulmadan elimi kullanarak yemeye başladım, bir süre sonra bu işi becerebildiğime kanaat getiren Anangu halkı, beni izlemeyi bıraktı. Ama ikinci yemeği büyük bir tepkiyle reddettim. Onlar için en lezzetli yemeklerden biri olan maymun beyni, benim için nedense bir canilik ürünü oldu. Ben onun yerine makarnayla yetindim.
       Yemek faslı bittiğinde, artık akşam üzeri olmuştu. Herkes nehre gidip ellerini yıkadı. Döndüğümüzde salonda müzik yayınının başladığını duydum. Bu arada çiçanın yanında başka içkiler de içilmeye başlandı. Herkes biraz çakır keyif olunca dans edilmeye başlandı.
       Sırayla gelip beni dansa kaldırıyorlardı ve aynı latin geleneğinde olduğu gibi, bir parça boyunca dans ediyorduk sonra oturuyordum. Bu böyle beş, on, yirmi kez yinelendi. Reddedersem saygısızlık yapacağımı düşünüp, her teklifi kabul ediyordum. Ama artık fena halde yorulmaya başlamıştım. Çözümü dışarı çıkmakta buldum. Yatma zamanı gelinceye kadar, ara ara böyle dışarı çıkarak, kavalyelerin elinden kurtuldum. O kadar kişiyi nasıl yatıracakları konusunda fazla telaşa düşmemişlerdi Limoncochalılar. Okulun dersliklerinden birkaç tanesini yatakhaneye çevirmişler, herkes yanyana sıra sıra dizilerek uyudu.
       Ertesi sabah yine gün ağarmadan yola koyulduk ve öğlen gibi Anangu’ya vardık.
       Kanoyla giderken, güneşlenmek için kıyıdaki bir ağacın dalına çöreklenmiş bir anakonda yılanı gördük. Arsenio, onun fotoğrafını yakından çekebilmem için, kanoyu iyice yaklaştırdı. Hatta, bir de Arsenio’nun anakondayla fotoğrafını çektim. Benim de vahşi doğada gördüğüm ilk anakonda idi.
       Gölün kenarında turizme açmayı planladıkları, yapımları henüz tamamlanmamış bungalowları görebiliyordum. Bu, Anangu köyü için önemli bir gelir kaynağı oluşturacak çok önemli bir proje. Özellikle Ekvador’da yerlilerde böyle bir bilincin oluşmuş olması çok sevindirici. Aksi taktirde, turizm işi çok uluslu şirketlerin elinde olduğu sürece, turizm gelirinin ancak çok az bir kısmı yerlilere gidiyor.
       Bu fırsatı kullanarak, sizlere, yapmayı planladığınız böyle geziler varsa eko-turizm başlığı altındaki firmaları seçmenizi hatırlatmak isterim. Böylece paranız, ziyaret ettiğiniz ülkeyle ilgisi olmayan çok uluslu şirketlere değil, gitmesi gereken yere, oranın halkına gidecek ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunacaktır.
 

                    Geri Geleceğim, söz!

       Son akşam benim için bir veda yemeği düzenlediler. Yemek öncesi, ben çiça servisi yapmayı öğrendim. Yemekten sonra yine içki ve müzik faslı başladı.
       Hoşuma giden bir şey, herkesin birbirinin eşiyle rahat rahat dans edebilmesi oldu. Ne erkeklerin ne de kadınların saçma kıskançlıklarına rastlamadım. Bu konuda birçok modern toplumdan daha uygar olduklarını düşünmeden edemedim tabii.
       Bu arada, daha sonra bastırtıp onlara göndermek üzere bol bol fotoğraf çektim. Çoğunun bir tane bile fotoğrafı yoktu ve fotoğraf çektirmeyi, Bolivya yerlilerinin aksine çok seviyorlardı.
       Gecenin sonunda herkes sarhoş olmuştu, ben de yine herkesle defalarca dans etmekten bitap düşmüştüm. Ertesi sabah erkenden Coca’ya yola çıkacağım için herkesle vedalaşmaya başladım. İçkinin etkisiyle duygusallaşan yanlarında kaldığım aile bireyleri bana tekrar tekrar teşekkür ediyor, beni bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Oraya ilk vardığımda beni görmezden gelen insanlar gitmiş bambaşkaları gelmişti. Sonunda onları görmeye tekrar geleceğime söz verdim. Bu sözümü henüz gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi bilemiyorum, ama bir gün oralara yeniden dönmeyi çok arzu ediyorum.

Anangu’ya veda 

       Anangu’ya veda edişim yine sabahın ilk saatlerinde oldu. Beni Coca’ya geri götürme görevi Giovanni’ye düştü. Bütün aile ayaktaydı: Marta ve beş çocuğu kıyıya gelip ben gözden kayboluncaya kadar el salladılar. Bu vedalaşma, bana dün gecekilerden daha çok koydu; içimde bir burukluk hissettim. Bu insanları belki de bir daha hiç görmeyecektim ama onlarla iki hafta, onlardan biri gibi yaşamış, özel günlerini, geleneklerini, kutlamalarını paylaşmıştım. Şimdiyse her şeye bir çırpıda veda ediyordum.
       Anangu, hızla geride kaldı. Bir an, bütün bunlar acaba kanoda uykuya daldığımda gördüğüm bir rüya mıydı, diye bir düşüncenin ürpertisiyle çantama sıkıca sarıldım.

Seda Shambhavi Kervanoğlu

Anangu, Coca

Ekvator

1998, Aralık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir